<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749</id><updated>2012-02-16T12:07:10.554+03:00</updated><title type='text'>Life is agony...</title><subtitle type='html'>Depression for every 24 hours</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>6</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749.post-6456834207465440386</id><published>2010-03-29T08:48:00.002+03:00</published><updated>2010-03-29T10:08:00.365+03:00</updated><title type='text'>Am I Who I Am?</title><content type='html'>Güzel bir gün. Yağmur yağıyor hafiften, koyulaştırdığı gökyüzünü okşarcasına... Sıcak bir kahve yaptım kendime. Uyandığında ilk yaktığım sigara gibisi yok. Kahvemi yudumlayıp "Kahvaltıda ne yemeliyim?" diye düşünürken sabah sabah maillerimi de kontrol etme dürtüsü oluştu birden nedense. Baygın gözlerimi ekranda gezdirirken kahvenin genzime kaçtığını ve püskürdüğümü hatırlıyorum. Birisi, bir e-mail aracılığıyla bana ve benim gibi "hasta" diğer insanlara iyilieştiğimizi müjdeliyordu bir nevi. Biz uyurken bir şeyler olmuş... Sosyal ağlardan birinde üye olduğum Chronical Depressive Disorder grubu, adminlerinden bir psikiyatr, tüm distimiklere umut ışığı oluyordu adeta. Paranızla şenledirdiğiniz seans odalarında söyledikleri tatlı yalanlardan birini daha, sadece çok iyi insanlar oldukları için hastalarıyla paylaşmak istemişler. Sağ olsunlar, iyi ki varlar. Gelen mail(çevirisi) şöyle: "Görünüşe göre yeni DSM-5 yayınlandığında artık distimi sahibi olmaktan çıkacaksınız. DSM-5'te Distimistik Bozukluk'un, Kronik Depresif Bozukluk ve Majör Depresif Bozukluklar'ın kronik belirtisi olarak yer alması teklif edildi. Muhtemelen Distimistik Bozukluk, Kronik Depresif Bozukluklar'ın tanı sürecinde belirleyici semptomlardan biri olacak"&lt;br /&gt;     Ahhh ne mutlu bana! İki buçuk yıldır tonla para saydığım, haplarıyla kendimi ve hayatımı mahvettiğim -yeni farkına varılan- hastalığım meğerse hastalık değilmiş. Sadece "hastalık belirtisi"ymiş. Zaten kullanmadığım hapları artık çöpe atabilir, "Bozukluk" sahibi olmadığım için yağmur altında zıplayıp şarkılar söyleyerek hayatla sevişebilirim sokaklarda...&lt;br /&gt;     İlk doktorumun bana "Gelsin gelsin, adam ederiz bunu da" dercesine bakışını gördüğüm andan itibaren zaten nefret etmeye başlamıştım tüm psikiyatrlardan ve doktor tayfasının %85'inden. Hıh! Psikiyatrinin karargâhı Amerikan Psikiyatri Derneği yıllardır DSM adında Türkçesi "Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve İstatistiksel&lt;br /&gt;El Kitabı" olan bir kılavuz yayınlıyor. Tüm dünyada da kabul gören bu kılavuz sayesinde oluyor ne oluyorsa. Hani eczanelerde, doktor muayenehalerinde Vademecum diye adam öldürecek kalınlıkta, kırmızı bir kitap olur ya. İşte DSM de bunun psikiyatri versiyonu. Kitapta FFM denen Beş Faktör Modeli'ne göre bilinen her rahatsızlığın semptomu, tanısı, tedavisi, her bir boku yazıyor. "7-8 yıl okuyup, TUS'u da kıçınızdan içeri aldıktan sonra napacağınızı hala bilmiyorsunuz değil mi? Ama kolayı var: Renkli, resimli ve akıcı anlatımıyla DSM, günümüz psikiyatrların baş yardımcısı. O adeta bir dost, adeta bir baba..." gibilerinden bir reklam sloganı olabilir bu kitabın. Arkasındaki kolay ulaşım indeksiyle hastalarınıza kolayca tanı koyabilir, gönül rahatlığıyla reçetelerini damgalayabilirsiniz. Tabii tedavi ücretini aldıktan sonra... Sanırım lise 1'de psikoloji dersi almış herhangi bir ergen dima da DSM sayesinde muayenehane açıp, gayet güzel tüm "Bozuk"ları tedavi edebilir. Aslında dünyadaki tüm eğitim bakanlıkları "Anadolu Psikiyatri Meslek Lisesi"  gibi yeni eğitim yuvaları açsa, çocuklara da DSM gibi kitaplar okutup onlara tırt bi lisans verse. Sonra o çocuklar ve tüm farmakoloji endüstrisi el ele vererekten bu kutsal kitap ışığında tüm "Bozuk"ları düzeltse... Ne güzel olur di mi? Dünya çok daha yaşanası bir yer haline gelir. Herkes dengeli, herkes sağlıklı olur. Katiller, pedofililer, alkolikler ve şu an ismini sayamadığımız diğer tüm sevgili ruhu bozuk kişiliklere değen sihirli bir değnek... Sağlam kafalar, sağlam vücutlarda yerini de alınca tadınmaz yenmez bir gezegen olur dünya...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3982362166203097749-6456834207465440386?l=elegyforsilence.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/feeds/6456834207465440386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2010/03/am-i-who-i-am.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/6456834207465440386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/6456834207465440386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2010/03/am-i-who-i-am.html' title='Am I Who I Am?'/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749.post-3622661935451837147</id><published>2009-10-19T02:24:00.007+03:00</published><updated>2010-05-22T03:05:50.859+03:00</updated><title type='text'>Düşmanımın Düşmanı</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;... Bu kadarı ikimiz için de fazla. Yorgun bacakların üzerlerindeki yükü bir yere yığıp kalan tüm gücüyle kaçmak ister gibi sanki. Ve zihninin karanlıkları geçit vermez oldu artık suskun düşünce kalabalıklarına. Ve galiba çok yaklaştık varmak istediğimiz ancak olmak istemediğimiz yere. Artık sürgünüz. Sen, ben ve ceplerimize sığdırabildiğimiz her şey... Ne kadar ilerledin? Veya ardında bıraktıklarından ne kadar ilerdesin? Her neyse... Dön arkanı, ağlamaktan başka bir işe yaramayan iki gözünü ayır ve bak şimdi! Şu yanan şehir seninki olmalı. Senin doğduğun şehir. Ve kalanların öldüğü. Hayır, bekle. Her şey kül olana ve her kül rüzgarla ayaklarının dibine savrulana kadar bekle. İzle! izle ki umut ışığınla birlikte sönsün, karanlığa karışsın her şeyin. Biliyorum, kolay değil. Bu koku... Bana kendi yangınımı hatırlatıyor. Bu çıtırtı ve kıvılcımların dansı... Son seramoni. Sonun seramonisi. Ve güzel bi final; karanlık. Bazen biraz daha fazlası, ama sadece o kadar. Uzakları ulaşılmaz yapan sonsuz karanlık. Ne kadar ilerlediğimizin artık bi önemi yok. Sadece biz varız. Ve üzerimize sinmiş anıların kokuları. Bir zaman sonra, bir yerde onlar da kaybolacak. Belki başka şeylerin kokusuna karışacaklar ya da bir başkasının kokusu, diğerlerini bastıracak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi istersen devam edebilirsin ağlamaya. Yanakların küf tutana kadar hem de. Kaldır başını ve etrafına şöyle bir bak. Hangi yöne gideceğimizi sen seç. Korkma, kaybolmayız. Bizi bulabilecek hiçbir şey olmadığı için kaybolmayız. Ve artık kaybedecek hiçbir şeyimiz de yok. Hiçbir şey bulamayacağımız için. Birbirimizden başka kimsemiz yok. Ama ne dostuz ne sevgili ne de aile... Bir tek düşmanımız var; sonsuzluk. Savaşmamıza gerek olmayan bir düşman. Çünkü zaten yenmişti bizi. Ve en kötüsü de esir düşmemiz. Sonsuzluğa. Bir işe yaramaz, öldürmeye bile değmez düşmanlarız biz. Tam işkencelik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu ikimize neden mi yaptım? Hmmm... Birini soğuk ve karanlıkta yalnız bırakıp sonsuzun savaşında yenik tarafın esrileri olarak acı veren bir ateşkese zorlamak... Üzerine sinen anıların kokusunu alıyo musun hala? İşte bunun için. Dayanılmaz değil mi? Yok etmek suç mu sence? Peki "suç"u yok etmek? Peki ya yaratmak? Eğer yaratmak suçsa yaratılmışlık da suçtur. Yaratana yardım ve yataklık etmek... Suç! İşte bu yüzden yok etmek suç değil. Suçu yok etmekse bir onur. Onur madalyası... Ama gel gör ki bunu yapabilecek gücü ne kendimde hissediyorum ne de sende görebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçalım mı bu esir kampından? Peki bu işkencelere daha ne kadar dayanabilirsin? Ben de bilmiyorum. O zaman son bi savaş başlasın. Aramızda. İyi olan değil önce ölen kazansın. EN GARDE!..&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-family:webdings;"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3982362166203097749-3622661935451837147?l=elegyforsilence.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/feeds/3622661935451837147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/10/dusmanmn-dusman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/3622661935451837147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/3622661935451837147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/10/dusmanmn-dusman.html' title='Düşmanımın Düşmanı'/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749.post-4523913802127080569</id><published>2009-06-10T01:56:00.003+03:00</published><updated>2009-06-10T02:54:05.422+03:00</updated><title type='text'>Dark Static Moments</title><content type='html'>I feel like I've been going  nowhere in my life for years.&lt;br /&gt;All these empty promises, empty threats...&lt;br /&gt;It was such a dark static moment when we met.&lt;br /&gt;nothing felt right, maybe thats why I went so far, too far, beyond sorrow, pain or lust.&lt;br /&gt;The empty silences in our forced conversation trying to be what I cannot be.&lt;br /&gt;I never felt so alone in my entire life.&lt;br /&gt;So alone and desperate to be somewhere else.&lt;br /&gt;What in this world can change me?&lt;br /&gt;What in this world can rouse me from my sleep?&lt;br /&gt;My eyes... May be open but I see nothing.&lt;br /&gt;My mouth may be open but it is not words I am forming not in any language you can understand.&lt;br /&gt;I hear what you're saying; but it makes no sense to me, it never did how did I come to this.&lt;br /&gt;When did I start, dead to the world the word is black and white in my soundless dreams.&lt;br /&gt;There is nothing I can do so carve me up one last time and leave me from the dogs.&lt;br /&gt;I have no pity for these grey lines. No remorse and NO PITY!&lt;br /&gt;That carve me up and sell my soul.&lt;br /&gt;What is worth? Is it worth your love or your "compassion"?&lt;br /&gt;I think you know the answer...&lt;br /&gt;Every time I dream. I seem to leave it all standing at some deserted train station.&lt;br /&gt;Waiting, watching with and old timetable in my hand.&lt;br /&gt;Willing another cold morning, in another city or another sunset surrounded by strangers waiting, watching...&lt;br /&gt;I NEED SOMEWHERE TO REST MY HEAD...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3982362166203097749-4523913802127080569?l=elegyforsilence.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/feeds/4523913802127080569/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/06/dark-static-moments.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/4523913802127080569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/4523913802127080569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/06/dark-static-moments.html' title='Dark Static Moments'/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749.post-134294673252128124</id><published>2009-05-26T03:28:00.000+03:00</published><updated>2009-05-26T04:39:53.482+03:00</updated><title type='text'>Hangisi Atıyodu?..</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Yine sıkıcı bi gündü. Önceki gece naptığımı bilmiyordum. Önceki gece yaptığım şey, bir önceki gece yaptığım şey olabilirdi. Geceler hep aynıydı. Gündüzler yoktu. Gün, geceydi benim için. Günler ıstıraptı. Karanlıktı. İnce bir telin akkorlaşıp odamı aydınlatması için çok çalışması gerekiyordu. Küçücüktü odam. Beynim ve düşüncelerim için çok küçük. Bedenim ve cesedim içinse yeterince büyüktü. Bir kaç lümencik yeterdi. Ama gözlerim... Gözlerim ışığı ayırt edemiyor artık. Her sabah bakıyorum aynaya. Harap olmuş bedenime, yüzüme. Gözlerimin içine bakamıyorum artık. Aynada kendi bakışlarımdan kaçırıyorum kendi bakışlarımı. Mos mor olmuş torbacıklarına bakıyorum gözlerimin... Her sabah daha da az önemsiyorum aynaya yansıyan görüntüyü. Aynaya yansıyanı... Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine sıkıcı bi gündü, yine, yine, yine... Artık her eylemimi "Yine"lerle anlatıyorum. "Bi keresinde"lerin tadını özlemiyo değilim. Sıcağa ve evdeki insan sayısına bakarak öğlen saatlerinde uyandığımı düşünüyorum. İkindi dedikleri vakit de olabilir bilmiyorum... "Televizyon" denen kutuya odaklanmış herkes. Yanlarına oturup bir sigara yakıyorum. Yüzümü yıkayıp üstümü değiştirmem gerekiyo adab-ı  muaşeret kuralları gereği. Bunu düşünüyorum. Sigaramdan ikinci nefesi alırken içimden söylüyorum; " Sikeyim adabı da diğerini de..." Hem aynada o yüzü görmek istemiyorum bi kez daha... Günün en önemli öğünü olan "kahvaltı" ismindeki ıvır zıvırdan ibaret menümün masada beni beklediğini söylüyo ev arkadaşlarım. Meğerse kendileri de beklemişler beni o masada. Zorla bi şeyler tıkıştırıyorum ağzıma. Bu masada yemek yediğime dair kanıtlarım iki sigara oluyor. Küllerini yemediğim reçelin tabağına çırpıyorum, izmaritler de kül reçelinin üzerine dikiliyor. "Cıssss" ... Kalkıp gidiyorum küçücük odama. Yatağa uzanıp bir sigara daha yakıyorum. Tavana bakarken bitiyor o da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağın içinde bi yerlede bi şeyin titrediğini farkediyorum. Bu titreyen, benim telefonum olabilir... Cep telefonum. Haberleşme aracım, modern dünyanın modern insanlarının vazgeçilmez aygıtı. Aksesuarı. Hıhh, ben de sosyalleşebilmişim meğer bu kadar sıkılganlığın arasında. Ulaşabiliyor insanlar bana istedikleri zaman. Beni aradıkları takdirde istedikleri zaman duyabiliyorlar sesimi. Az önce ağladıysam burundan gelen boğuk sesimi, gözlerimi açmamı sağladılarsa da buna benzer bi ses oluyo duydukları. Şarhoşsam uzun uzun eko yapıyo sesim ahizelerde. Sonuçta birileri ulaşıyo bana bi şekilde, farklı nedenlerle. Bazen arkadaşlar, bazen hiç tanımadıklarım, bazen de tanımadığım arkadaşlar... Çoğu zaman da "Annem" arıyor. Her zamanki tedirgin ses tonuyla nasıl olduğumu, derslerimi falan soruyo. Sorularının yarısı cevapsız kalıyo. Susuşuyoruz karşılıklı. "Haplarını almayı ihmal etmiyosun di mi?" diyo bana. "Mavi kutulu olandan yarım, diğerlerinden birer tane tok karnına..." Evet, alıyorum haplarımı. Hepsini alacağım günü düşünüyorum... Evet, telefonumun çalmasından bahsediyordum di mi ? Neyse, bakıyorum ekranda yazan isme. Bi arkadaşımmış arayan. Cevaplıyorum. "Aloo..?" ... Ağlayarak yanına gelmemi istiyor benden. Üstümü giyip gidiyorum. Yine aynı konu; sevgilisinden ayrılması... Son haftalarda defalarca teselli etmeye çalışmıştım kendisini. Çoğunda da sıkılarak. Uzun uzun anlatıyor derdini. Bense uzun uzun dinliyorum. Söyleyecek hiç bir şey bulamıyorum. Bulsam da söylemezdim galiba. Çünkü her defasında beni teselli eden yine ben oluyorum. Kendimi avutacak bir kaç cümlemin olması iyi olurdu hani... Susmuyor, dolmuş o da. Beni daha da sıkıyo, dolduruyo böyle yaparak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Dinliyorum, dinliyorum. Kül tablasını boşaltmaya gidiyorum, geliyorum. Ve hala kendi kendine bi şeyler mırıldandığını görüyorum. Derken yanında duran bıçağı alıyor eline. Saatini çıkarıp sol bileğinin iç tarafında gezdiriyor bıçağı. Yavaşça... Derinin altında yeşil yeşil sırıtan damarlarına bakıyor galiba gözleri. Ben de onu izliyorum. Sonra soruyor bana; " Bunları kestikten sonra kaç saatin vardır acaba ?" Cevap veriyorum; " 8-10 dakika olması gerek." "İkisini de kessen yarısına düşüyo süre o zaman, öyle mi ?" diye saçma bi soru daha çıkıyo ağzından. Buna da cevap veriyorum; "Tendonları kesersen diğerine de aynı şeyi yapma şansın kalmaz galiba." "Hımmm..." diyor az önceki depresif moddan çıkıp.Bıçağı kapatıp atıyor. Alıp cebime koyuyorum bıçağı. Beklediği cevaplar bu ikisi değildi galiba."Hıhs" diyerek gülüyorum ağzımın tek tarafıyla. Az önceki kasvetli havadan eser kalmıyo yavaş yavaş. "Kahve içelim mi ?" diyor. "Dur ben su koyayım, sen de hazırlarsın." diyorum. 5 dakika sonra muhabbet değişiyo. Gülüyoruz ikimiz de kahkahalarla. Sonra kahkahaların da sonu geliyo. "Hadi seni eve bırakayım." diyor. " Olur, hava alırsın sen de." diye karşılık veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gidiyorum. Küçük odamın kapısını kilitleyip oturuyorum sandalyeye. Daha doğrusu bırakıyorum kendimi sandalyeye. Cebimden bıçağı çıkarıp masanın üstüne bırakıyorum. Sonra dirseklerimi masaya dayıyorum. Kollarımın iç tarafı yüzüme gelecek şekilde. Sonra kendi bileklerime bakıyorum. Bıçağı alıyorum, açıyorum. Bu kez benim derime sürtüyo bıçağın ucu. Derimin altına bakıyorum. İçinden kırmızı geçen yeşil kanallara... Önce sağdakine sonra soldakine bakıyorum. " Hangisi atıyodu lan bunların?" ...&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3982362166203097749-134294673252128124?l=elegyforsilence.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/feeds/134294673252128124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/05/hangisi-atyodu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/134294673252128124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/134294673252128124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/05/hangisi-atyodu.html' title='Hangisi Atıyodu?..'/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749.post-4648262067002835461</id><published>2009-04-21T05:48:00.001+03:00</published><updated>2009-05-26T04:44:06.833+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;style type="text/css"&gt;table.lfmWidgetblogger_chart_2c5db834a37c2555a585ce896b898c7c td {margin:0 !important;padding:0 !important;border:0 !important;}table.lfmWidgetblogger_chart_2c5db834a37c2555a585ce896b898c7c tr.lfmHead a:hover {background:url(http://cdn.last.fm/widgets/images/tr/header/chart/recenttracks_regular_black.png) no-repeat 0 0 !important;}table.lfmWidgetblogger_chart_2c5db834a37c2555a585ce896b898c7c tr.lfmEmbed object {float:left;}table.lfmWidgetblogger_chart_2c5db834a37c2555a585ce896b898c7c tr.lfmFoot td.lfmConfig a:hover {background:url(http://cdn.last.fm/widgets/images/tr/footer/black.png) no-repeat 0px 0 !important;;}table.lfmWidgetblogger_chart_2c5db834a37c2555a585ce896b898c7c tr.lfmFoot td.lfmView a:hover {background:url(http://cdn.last.fm/widgets/images/tr/footer/black.png) no-repeat -85px 0 !important;}table.lfmWidgetblogger_chart_2c5db834a37c2555a585ce896b898c7c tr.lfmFoot td.lfmPopup a:hover {background:url(http://cdn.last.fm/widgets/images/tr/footer/black.png) no-repeat -159px 0 !important;&lt;/style&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3982362166203097749-4648262067002835461?l=elegyforsilence.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/4648262067002835461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/4648262067002835461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/04/table_836.html' title=''/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3982362166203097749.post-2237597422494620201</id><published>2009-04-18T03:05:00.000+03:00</published><updated>2009-04-18T03:32:05.129+03:00</updated><title type='text'>Ezgisiz ninnilerdi masallar. Uyurduk... Uyanmazdık...</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazmak için o kadar çok şeyim var ki...Bir o kadar da boş ve değersiz -değerlendirmediğim veya değerlendiremediğim- vaktim var.Hepimiz için bu böyle.En büyük şirketlerde çalışan CEO'ların, kendini ve kendinden olanları doyurmak için günde 12 saat çalışan bir insanın ya da bir köşede akşama kadar şarap içip sızan bi evsizin... Zaman... Tanımı, belirli bir hızı, rengi, tadı olmayan zaman.Değeri ve geri dönüşümü olmayan zaman. En büyük kuantum fizikçisinin "Solucan Deliği"ne benzetebilmekle kaldığı o şey. Hepimiz girdik o deliklerden içeri. Amaçsızca süzülüyoruz yavaş yavaş. Kimi çırpınıyor bir şeylere tutunabilmek için, kimi eğleniyormuş gibi sanki, kimiyse umursamıyor. Bedenleri ve zihinleri uyuşmuş.Donmuş. Ama hepsi görüyor dibi. Hepsi kaybediyor ve hepsi kayboluyor. Belki de solucanlar yiyordur kim bilir. Hiçbiri bilmiyor kimin onları o derinliğe ittiğini...&lt;br /&gt;  Gidiyoruz işte derinlere, karanlığa.Dönenler de kapkara...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3982362166203097749-2237597422494620201?l=elegyforsilence.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/feeds/2237597422494620201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/04/ezgisiz-ninnilerdi-masallar-uyurduk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/2237597422494620201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3982362166203097749/posts/default/2237597422494620201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elegyforsilence.blogspot.com/2009/04/ezgisiz-ninnilerdi-masallar-uyurduk.html' title='Ezgisiz ninnilerdi masallar. Uyurduk... Uyanmazdık...'/><author><name>Misanthropic</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07783223051395205758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
